Derler ki geceleri herkesin korktuğu varlıklar sessiz olur; ama Hırtık sessizliği sevmezmiş.
O, karanlığın içinden gelen boğuk bir kahkaha, rüzgârla karışan tuhaf bir hırıltıymış. Ne tam görünürmüş ne de tamamen kaybolurmuş.
Efsaneye göre Hırtık, geceleri yalnız yürüyenlerin peşine takılırmış. Ay ışığı zayıfladığında, arkanızdan gelen bir
ayak sesi duyarsanız ama döndüğünüzde kimseyi göremezseniz, derlermiş ki Hırtık yakındır. O, korkudan beslenirmiş;
insan ürktükçe sesi yaklaşırmış.
Hırtık’ın bir yüzü yokmuş; bazen eğri bir gölge, bazen yerde uzayan bir karartı, bazen de kulak dibinde duyulan boğuk
bir nefes olarak hissedilirmiş. Amacı zarar vermek değilmiş; insanın cesaretini sınamakmış. Korkanlar yolunu şaşırır,
sabaha kadar aynı yerde dolaşırmış.
Ama Hırtık’tan korunmanın bir yolu varmış. Eskiler inanırmış ki ateş Hırtık’ın yaklaşamadığı tek şeydir.
Gece yürürken yakılan bir meşale, elde tutulan bir mum ya da uzaktan görünen bir ateş ışığı, Hırtık’ın hırıltısını sustururmuş.
Ateş yandığında Hırtık’ın gölgesi kısalır, sesi rüzgârın içinde kaybolurmuş.Bu yüzden gece yol alanlar ya ateş taşır ya da korkusunu
belli etmezmiş. Çünkü derlermiş ki Hırtık, ne ateşe ne de cesarete dayanabilirmiş.
Eskilerin sözüyle:
“Korku arkana bakarsa, Hırtık güler; ateş yanarsa, Hırtık kaçar.”
Ve Hırtık, gecenin alaycı gölgesi olarak, karanlıkla cesaret arasındaki ince çizgide efsanelerde yaşamaya devam etmiş.